Bu gece ayarsızım. Araç’ın ruhen gezinirken, yaylalarından da şöyle bir geçtim. İnanın ormanın muhteşem kokusu, odamın içinde öyle bir esti ki; sormayın gitsin! O deli rüzgâr koridora çıktığında, fırsat bu fırsat, çalışma masamın tam karşısındaki kitaplığın üst rafına çıkarak, saygın yerini koruyan kutsal balık ağımı derin derin kokladım. Ağımı sadece Araç Çayı’nda kullandığımı özel not olarak kayda geçtiğimi unutmayınız. Sonra ağımın ipliklerinde saklı Araç tutkusu var ya, işte tam ona dokundum. “Ah ulan şimdi Araç’ta olmak vardı “diyerek iç çektim. En sonunda Araç’la ilgili bir anım aklıma geldi, hatırladığım kadarıyla onu yazmaya karar verdim. 

Efendim on iki eylül öncesiydi, bindokuzyüzyetmişdokuz’un Temmuz’u veya Ağustos’u olabilir. Araç küçük eyaletler halinde ayrık, kurtarılmış ve kurtarılamamış sokakları vardı. Caddelerde gezmekse “deymen daşı gibi yürek” isterdi. İşte o günlerde askeri okuldan yaz tatiline gelmiş, aşağıda adı geçecek arkadaşlarla  av ve balık tutma örgütü kurmuştuk. İlk aşkım beni çarpsın kesin kararlı ve bir o kadar azimliydik. Bahadır Kaynar, İlhami Tuncel, Yakup Ayanoğlu, Muhsin Safran, Hüseyin Özbek ve benim gibi mevcut zaman gençleri, günlerden bir gün muhteşem bir  yayla gezisi projesini hazırladık. Bahadır’ın cipine üst üste binerek dağlara yukarı gidecektik.

Gece yarısına doğru; ilk yaylalarda, farıyla tavşan avlayacak, sabahtan öğlene kadar Soğanlı Çayı’nda balık tutacak, öğleden akşama kadar yaylanın birinde kendimize ziyafet çekecektir. İnanın müthiş projeydi ve buraya kadar her şey tamamdı. Av tüfekleri, el fenerleri, karpuz cinsinden başlayarak meyveler, sebzeler, ekmek, cigara, çakı, çakmak, yani  her şey…

Cipi bütün becerimizle yükleyerek, Nazım’ın Avcılar Kahvesi’nin önünden ya da yanından veya arkasından yola koyulduk. Bahadır’ın şoförlüğünün üzerine yoktu o zaman. Boyalı yolunun iyisi sayılırdı. Tamircilikte ise eşi bulunmaz bir dahi olduğunu bu serüvenin sonunda öğrenecektim. 
Uğurlar olsun bize. Meydanbaşını aştık. Zala Mahallesi geçilirken motor teklesede, bunun  benzin pisliğinden kaynaklandığına çoğunlukla karar verdik. Sıragömü Köyü geçilirken cipin içinde hengame devriye atıyor, köyün içinde sessizlik nöbet tutuyordu.

Asıl serüven Sıragömü’yü geçtikten sonra başladı. Yaylalara çıkan parke döşenmiş yoldayız. O hızla paldır küldür tepeyi tırmanan cipin içinde, kıçımızın ne yana gittiğini bizde takip edemiyorduk. Kafalarımız tavana çarparken, biz serüvenci yolcular düşmemek için her yere tutunuyorduk. Ama tutanın elinde kalıyordu her şey. Direksiyon simidine Bahadır’dan başka yapışan çoktu. Bu ahval ve şerait içinde arka kapının ne zaman açıldığını, nerede bütün azığımızın yola döküldüğünü, zifiri karanlıktı ezcümle farkına varmayacaktık. Farkına vardığımızda ise düzlüğe çoktan gelmiştik. Düşünsenize iri iri karpuzların yol aşağı gidişlerini. Ne var ne yok, döke döke tepeyi çıkmışız. Neyse ki saydık arkada oturanlardan eksilen olmamıştı,” yolcular tamamdır “dedi Bahadır?

Aç kalabilirdik ama asla dönmek yoktu. Ön camları yukarı kaldırdık, önü koltuğu üçledik arkayı dörtledik. Yani seyyaren koltuk değiştirenler vardı içimizde. Ama çatı katında kim vardı bilmiyorum. Heyecan dorukta, nefesler bir anda kesilmişti. Çakaralmaz tüfekler ellerde, parmaklar tetikte! Hani şeş kaza bir hayvanat çıksa; gez, göz, arpacık, hedef dörtlemesinde halimizi siz düşünecektiniz artık. O heyecanla, büyük ayı yıldızını gerçek ayı gözü zanneden çıkabilir. Muhsin’in tavşan diye kutup yıldızını vurma ihtimali bile olabilirdi. Gözümüz Bahadır’da kulağımız avdaydı alimallah. Av mıntıkasında tur atıyorduk. Gülmemek için dilimizi ısırırken, bu cipin gürültüsüne tavşan çıkar mıydı doğrusu merak ediyorduk?

Neyse ki heyecan fazla sürmedi. Cip farımızın aniden sönmesi moralleri biraz bozsa da psikolojimiz bozulmamıştı. Tüfekleri bırakarak el fenerlerine yapıştık. Saatler ilerlemiş Susuz Yaylasını geçmiş, koyu bir karanlık içinde, farları yanmayan bir cipte elektrik fenerleriyle yol arıyorduk. Yolun karşısına geçme ihtimali olan çakal aşireti ile tilki milletinin hakkımızda ne düşünebileceğini hep düşünmüşümdüm. Fener pilleri bitmek üzereydi. Sümenler Yokuşu’ndan kıvrım kıvrım aşağıya inerken, kötü niyetli cip motorumuzda sebepsiz yere stop edecekti. 

Zor bela yokuşu indik. Düze vardığımızda karanlığa alışmış gözlerimizle “ite gaka ite gaka” cipimizi çalıştırmaya uğraşıyorduk. Bu“demir yığınını” bindiğimizden fazla bu ittik sayılır. Ama serde gençlik var ya yorgun düştüğümüzü ancak cipi yerinden kımıldatamadığımızda anladık.  Karnımız gurulduyor, ortalıkta yiyecek ot dahi bulunmuyordu. Bizim cip hepimizin midesine tuzlu oturdu desek, yalan olmazdı. O yorgunlukla neresi olduğunu fark edemediğimiz, yol kenarındaki taşlığa birer ikişer kıvrıldığımızı hatırlıyorum.  Uyuduk mu tam bilemiyorum. Sabaha saatler kalması hepimizi sevindiriyordu. Hani bizim orda derler ya” gecenin hayrından gündüzün şerri iyidir” İşte buna inanarak gülüşmeler, cipe küfretmeler, kendimizle dalga geçmeler ve yıldızları sayarak Boyalı Vadileri’nde sabahı bulduk.

Güneş karşıdaki tepeyle kucaklaşıyordu. Sabahın ilk ışıkları yanımıza düştü. Gözlerimizi ovuşturarak açtığımızda, yattığımız yerin eski bir mezarlık olduğu fark ederek ürperdik. Kim durur orada, birbirimizi dürtükleyerek uyandırırken, ağzımızdan şu sözler dökülüyordu. ” mezarlıkta yatulu mu la galk hele ” Panik içinde azıcık şaşkınlıkla garip bir halde pılıyı pırtıyı toplayarak, evliyalar aşkına sebepsiz yere çalışan cipimizle apar topar oradan ayrıldık.
Dedim ya baştan beri azimli ve kararlıydık. Bu kararlılıkla neşemiz yerine geldi. Soğanlı Çayı’nın yakınında, harman yeri kadar bir düzlüğe tam girmek üzereydik ki bizimki yine yapacağını yapmış stop etmişti. Bahadır ve Hüseyin motorla uğraşa dursun İlhami, Yakup ve ben-Muhsin de olabilir çok sever öyle şeyleri- balık ağımızı alarak saatin altısında çayın kenarına ulaştık. Soğanlı mavi gri gür akıyordu. Ama suyu buz gibiydi. Yanımızda yakınımızda, yani görünen tüm arazide kuşlardan ve balıklardan başka bir canlı yoktu. Buraya ilk defa geliyor, çayın derin vadisini ilk defa görüyordum. Elimiz ayağımız üşüye üşüye attıkça ağı, iri iri balıklar çekiyorduk. Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim bizim İlhami ile Yakup iyi ağ atardı. Ağ atmasına ağ atardık da bu saatte birileri bizi görse” çayı deli basmış “ diye peşimizden kurşun salardı. O kadar üşümüştük ki bir saat ancak dayanabildik. Balıkları torbaya doldurarak tekrar arkadaşların yanına döndük. 

Gel gör ki tuzla inat eylemiş çalışmıyor. Araç’a dönememe paniği çalılıklarda gezinip duruyordu. Bahadır bir halttan anlarmış gibi ön kaputu açıp kapatıyor, dönerek marşa basıyordu. Bunu kim bilir kaç sefer yaptı. Çok kere motora eğildiğinde ayaklarının gökyüzünü işaret ettiğine tanık olduk. Ona yardım ediyorduk. Kalibratörde bir numara olduğunu anlamış(!) ne var ne yok onu söküyordu. Zaman geçtikçe rahmetli Kara Hamdi’ye dönmüş, eli yüzü yağ içinde kalmıştı. İnat vardı çocukta keçi inadı! Arızayı bulacak bizi Araç’a yetiştirecekti. Diyeceğim öğle üzerine kadar arabayı vurdurarak çalıştırmak için cipin önünde arkasında, perişan olduk. Bu arada balıkların ne olduğunu hatırlamıyorum?
 

Sonunda hepimiz bezgin düşmüş, bense birazda ağ atmanın verdiği yorgunlukla, cipin arka kapısını açarak boylu boyunca uzanmıştım. Henüz bir hafta önce aldığım, beyaz mekap sporları giydiğim ayaklarımı, arka kapıdan dışarı uzattım. Bir ara dalmışım. Bana bir şeyler diyen oldu ama, o yorgunlukla baygınlıktan uyku haline geçtiğimden, söyleneni anlayacak durumda değildim. Öyle söylediler. Uykumun çeyreğinde aziz motorun çalışmasıyla birdenbire uyandım ve doğruldum.

Ayaklarımda mekaplar yoktu. Baktım yerde yan yana duruyordu. Giymeye kalktığımda, bağcık dillerinin yuvarlak kesildiğini gördüm. Özenle kesilmiş yuvarlak deri parçaları da oradaydı. “ayakkabıma ne oldu” dediğimde, arkadaşların tümü koro halinde  gülmeye başladı. Boyalı mucidi dahi Bahadır’ın,  kalibratörün contadan hava aldığını tespit etmesi ve benim beyaz spor ayakkabı dillerinin yeni conta yapmaya müsait olduğunu keşfetmesi üzerine, çalışan motordaki iki kat contanın ayakkabılarımın dili olduğunu hayretle öğrendim. El birliğiyle yapılmış bir eylemdi. Alkış size olsun dedik. Cip çalışıyordu ya! Sevincim de şaşkınlığımda aynı anda oldu ve geçti. Tekrar stop etmesin diye doluştuk cipe ve gerisin geri Araç yoluna koyulduk. Aklımız sıra eğer Sümenler Yokuşu’nu sorunsuz çıkabilirsek, Araç’a aşağıya inmek kolay olacaktı ...

Yaşasın artık dönüyorduk. Tekerlekler fırıl fırıl dönüyor, yüzümüzde yalancı gülümseme ağzımızda endişeli kahkaha eksik olmuyordu. O hızla Sümenler Yokuşu’nu tırmanmaya başladık. Birkaç viraj dönmüştük ki; gelenler geldi tam yolun üzerine kondu. Olacak şey değildi gördüğümüz!
Tomrukları yan sarmış bir kamyon dar toprak yolu kapatmış iniyordu. Bahadır durumu kavrayarak, yolun geniş yerine cipi yanaştırdı. Neredeyse sürtünerek yanımızdan geçen kamyon, aşağıya doğru devam etti. Eyvahtı ve cipin contası sizlere ömür, cip yeniden stop etmişti. Bu arada her birimizin, Araç aksanıyla en seçkin sözcüklerle dümdüz gittiğini bugünmüş gibi hatırlıyorum. Moral sıfır ümit sıfırdı artık. O şekilde bir müddet yolun kenarında oturduk. Açtık, yorgunduk, dönemiyorduk. Cip başa bela olmuştu. Çevrede hiçbir şey yoktu. Tomruk arabasının sesi vadilerde uzaklaşarak kesilmişti. Ama çalışmayan arabadan asla ümit kesilemezdi. 

Bahadır cipi gerisin geriye vurdurarak çalıştırmayı denedi ama nafile. Yolun bir yanı uçurumlardan derin uçurumdu ve gerisin geri gitmek çok tehlikeliydi. Uyarılar üzerine yine” ite gaka ite gaka” manevra yaptırarak önünü yokuş aşağı çevirdik. Arkasından itiyor peşinden rahvan gidiyorduk. Cip hızlandıkça hızlandı. Muhsin, Yakup  koşuyordu, İlhami nerdeydi cipin içine binende olmuştu. Ama bendeniz geride kalmış yanımda biriyle aşağı doğru koşuyorduk. Yokuş aşağı iyi gidiyordu namussuz cip. Anında gözden kayboldu. birkaç dakika sonra da virajın göremediğimiz  arkasından  bir patırtı geldi. Çok korktuk ve aşağıya doğru dört nala koşmaya başladık. 
 

Virajı döndüğümüzde cipin, yolun ortasında tam ters devrildiğini, Muhsin’in arabanın arkasında yolda boylu boyunca uzandığını, benzin deposundan da şırış şırıl benzin aktığı görünüyordu. Dedik ya inatçı cip. Çak çakmağı diyesi geliyordu adamın. Bu seferde utanmadan ağnanıyordu nankör cipimiz. Bahadır ise bir köşeye çömelmiş, ne var ne yok yola dağılmıştı. Meğer aşağı doğru cipi vurdururken fren patlamış, Bahadır’da uçuruma devrilmemek için gözüne kestirdiği inişe göre sağdaki bir kayaya bindirmiş, cipe bir takla attırmıştı. Müthiş yetenek işte bu. Sevindirici olansa kimsede çizik bile olmamamsıydı. Ama bu durum av projemizin kabusla bittiğinin işaretiydi.

Tekerlekleri boşta dönen cipi yüzün koyu düzelterek yolun kıyısına yanaştırdık. Malzemeleri tek tek topladık. Sonra oturduk ne yapacağımızı kara kara düşünmeye başladık. Aradan bir süre geçti. Tam ne yapacağımıza karar vermek üzereyken, uzaktan sesini duyduğumuz Boyalı’dan gelen bir aracın, yaklaştığında bir opel taksi olduğunu Araç yönüne gittiğini anladık. Allah mı göndermişti o hemşehri Almancı’yı bilmiyorduk? Opel yanımızda durdu. Sürücü bize anlamsız baktı, halimizden ürktü. Durumu anlatarak bizi Araç’a bırakmasını istedik. Kabul ettiğinde şart olsun havada uçuyorduk.  Hepimiz, sevinçle bindik. Akşamdan beri bize etmediğini bırakmayan ünlü cipimizi, dağın başında yapayalnız bırakarak, Araç’ın yolunu tuttuk. İlçeye indiğimizdeyse  tüm Araç-ı beşer bizi arıyordu. 

H.İhsan Sönmez

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile